Puma Usain Bolt için http://www.pumarunning.com/ ve http://www.whofaster.com/ sitelerinde Usain Bolt’un Berlin’de kırdığı 100 mt rekorunun bir benzerini internette kırabilmemizi istemiş ve bir advergame hazırlamış. İki parmakla en hızlı jamaikalıyı geçmek mümkün. Oyun basit ve eğlenceli. Bir 100 mt finalinin havasını yakalayabilmek için çok yeterli olmasa da tekrar tekrar şansınızı denemek eğlenceli olabiliyor. Advergame çok etkileyici olmasa da PumaRunning sitesindeki “STREETMEET” sayfasında günlük hayattaki 100 mt. denemeleri çok eğlenceli ve güzel bir fikir. Bu uçan adam 100 mt. koşma işini her seferinde çok kolay bir şeymiş gibi gösteriyor ama videodaki 100 mt. rakamlarına dikkat ettiğinizde bu adamın ne kadar anormal olduğunu tekrar anlıyorsunuz. Neyse zaten bilinen bir şey bu. :) Ben bu “100 mt.’yi kaç saniyede koşarsın?” esprisini Puma ayakkabılar ile denettirme ve videosunu paylaşma konusunu çok sevdim. Herkesin dahil olabileceği işleri çok seviyorum…

Aslında yazacaklarımda Türkiye’deki futbol ile ilgili olanlar, maçlara gidenler, yazdıklarımda çok şaşıracak şey bulamayacaklardır. Ama yine de dün olanları anlatmazsam olmaz. Kısa kısa dünün hikayesini yazıyorum.
Bakırköy’deki evimden çıkıp Capacity’deki Biletix gişesinden maç için 40′ar TL’lik Fenerbahçe Batı Tribünü biletlerimizi Utku ve kendim için aldım.
Utku ile Yenibosna’daki İETT garajında buluştuk.
Buraya kadar herşey normal değil mi? Bütün mesele kanıksadığımız anormallik şimdi başlıyor.
Polis eşliğinde Yenibosna’dan Atatürk Olimpiyat Stadına gidecek otobüslere binmek için sıraya girdik.
Otobüsler en eski, körüklü, (klimasız) bildiğimiz İETT otobüsleri. Bizim binmemizden itibaren yarım saat boyunca ağzına kadar insan dolu, kapalı kapıları, ter kokuları (doğal olarak) ve 40 derece sıcak ile içeride oturmak zorunda kaldık. İnsanlar otobüsün hareket etmesi, en azından kapıların açılıp da içeri hava girmesi için otobüsü sallamaya ve etrafa vurmaya başladılar. En sakin ikimizi bile çileden çıkartabilecek ilk işkence otobüs hareket etmeden başlamış oldu.
Bağırış çağırışlar içinde polis eşliğinde otobüs hareket etti. Uzun bir yolun sonunda stada yaklaştığımızda manzara harikaydı(!). İnsanlar stadın çevresindeki tepelerden sıralar halinde ilerliyor, bir yerlere ulaşmaya çalışıyordu. Görüntü İlk çağ dönemlerini anlatan filmlerin “zulümden kaçış” sahnelerine benziyordu. İnsanlar sıralar halinde tepeler üstünde ilerliyor, kimileri düşüyor, kimileri bir yerlerden atlıyor zıplıyor…
Otobüsün bizi bıraktığı noktadan itibaren biz de bu tırmanan insan güruhuna katıldık. İsmi Olimpiyat olan stadımıza ulaşmak için küçük bir kaç tepeyi aştık ve bayırlardan aşağı koştura koştura indik.

Stadın en dış kapısına ulaştığımızdaysa başka türlü bir eziyet yöntemi uygulanıyordu. 3-4 tane geniş geniş kapısı olan en dış giriş bölümünde kapıların sadece 1 tanesi açılmıştı. İnsanlar kalabalık bir şekilde küçücük bir yerden geçmeye çalışıyordu. Orayı da itiş kakış geçtik. Tabi cüzdanınızın cep telefonunuzun her an çalıbilmeye müsait olduğunu düşünüp onları korumanız gerektiği düşüncesi aklınızda olmalı bu durumda…
Stadın en dış kapısından içeri doğru girip B kapısının önüne geldiğimizde ise işkencelerin en güzeli turnikeli bilet geçişi kapısına gelmiş olduk. Abarttığımı düşünebilirsiniz ama gerçekten de insanlar üst üste bir şekilde biletin okutulup 1 kişinin geçebildiği kapıya ulaşmaya çalışıyordu. Kapıdaki görevlilerin sürekli birileri ile kavga halinde olduğunu da söylemem gerekir. Saat 19:00′da başladığımız eziyetli maça gitme yolculuğumuz saat 21:00′da tribünde yerimizi almamızla sona erdi.

Maçı izledik, Fenerbahçe’nin 2-0 galibiyeti ile maç bitti, biz kupa törenini beklemeden staddan ayrılmaya çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü seyircileri Yenibosna’ya götürecek otobüsleri uzunca bir süre aramamıza rağmen bulamadık. Otopark’ta Bakırköy tarafına dönecek olan kişilerden arabalarında yer varsa bizi de bırakabilirler mi rica ettik, en sonunda Hyundai marka bir panelvan’ın arkasında taburelerin üstünde Yenibosna’ya dönebildik.

Sözün özünde ise bu anlattıklarıma aşina olmamız, bunların normalmiş gibi gözükmesi işin en enteresan kısmı bence. Avrupadaki örnekleri ile karşılaştırabilmek için söylüyorum, dün gittiğimiz maçın bileti 20 Euro idi. Bu fiyatta bir etkinliğe otomobilinizle gitmek büyük bir risk, önce tesisin otoparkına aracınızı bırakmak için kulüp binasından otopark kartı almanız gerekiyor, benim evim bakırköyde aracımla stada gitmek için önce Beşiktaş’taki kulüp binasına gitmem gerekiyor, diyelim bunu da yaptınız yollarda rezil olmamanız mümkün değil. Mecburen tercih ettiğimiz toplu ulaşım tam bir eziyet. stada girebilmek daha da büyük bir işkence… İnsanları bu kadar itip kaktığınız ve maça gelmemesi için adeta elinizden geleni yaptığınız bir organizasyona
Süper Kupa adını vermek en kibar tabirle ciddi bir ironi.

Devam edeceğim…

Yetiş Şumi…

In: F1

30 Jul 2009

Formula-1′in o muhteşem günlerinden uzakta olduğu kesin… Schumaher’li Hakkinnen’li Villenueve’lü günlerini bile mumla arıyor!

Bu durumun pek çok sebebi var elbette sürekli majör kural değişiklikleri oluyor, bir sene önce koyulan kurallar terz yüz ediliyor, takımlarla FİA arasında madi çıkarlar üzerinden oyunlar dönüyor ve maalesef sık sık ciddi kazalar oluyor. Bunların üzerine Türkiye gibi yanlış seçimleri de ekleyin ve geleneği itibariyle bir Avrupa sporu olan F-1′in yurdundan koparıldığını da düşünün… Alın size bir pazarlama faciası…

Artık F-1′le ilgili hiçbir şey eskisi kadar değerli değil. Türkiye’de iki günlük yarışı izleyecek 35.000 kişi çıkmıyor. Yayın hakları sürekli değer kaybediyor. Henüz kimse Hamilton’un geçen sene “enteresan” bir beşincilikle şampiyonluğa ulaşmasını bile içine sindirebilmiş değil, üstelik doğru düzgün yıldız pilot diyebileceğimiz bir isim de ortaya çıkmıyor…

Herşey Jordan sonrası NBA’i hatırlatıyor. Lokavtla geçen yarım sezonlar, yıldızsız, heyecansız maçlar, düşen pazarlama gelirleri ve ratingler…

F-1 sürekli değerinden kaybediyor ve elindeki tek servetini günden güne kaybeden Bernie’nin uykuları kaçıyor.

O zaman NBA’in yaptığının aynısını yapmak da bir sakınca yok… F-1′in en büyük yıldızını aynı Jordan gibi kurtar bizi Şumi diyerek göreve çağırmak lazım… Şumi’nin başarılı olup olmaması hiç önemli değil, önemli olan insanların onu özlemiş olması, ondan bir kahramanlık destanı beklemesi, en azından ne yapacağını merak ediyor olması… Tüm bunlar yeni hikayelere yol açacak, herkes şimdi ne olacak diye ekran başına geçecek, tribüne gelecek, dergi alacak vs. vs.

F-1 en azından bir seneliğine olsa da nefes alacak, 90′lardaki gücüne yaklaşacak.

Kimbilir belki bir Lebron James çıkıp Bernie için herşeyi yoluna koyar…

Türkiye’de bisiklet sporu deyince insanların aklına Bianchi, Bmx ve pinokyo bir de kaç vites bu abi sorusu geliyor… Bir allahın kulundan da bisiklet sporuna dair bir şeyler duymak, bir iki muhabbet etmek mümkün değil. Oysa bisiklet heyecanı, büyük organizasyonları ve geleneğiyle dünyanın en sevilen sporlarından biri. Üstelik son yıllardaki büyük doping skandallarına rağmen hala güç kaybetmiyor, kitlesini koruyor.

Türkiye’de ise Bisikletliler Derneği’nin verilerine göre her yıl 1 milyon bisiklet satılıyor. Mesela Tour De France’da kafaya yarışan birçok sporcuya sahip Lüksemburg gibi küçük Avrupa ülkelerinin nüfusundan daha fazla bir rakam bu… Her çocuk karne hediyesi olarak ya bisiklet ya bilgisayar istiyor. Yani sporun kitlesel bir tanınırlığı var, atletizm gibi uzak olduğumuz bir dal değil.

Bu yüzden fazla bir yatırım yapmadan (zira ilk yatırım maliyetleri büyük bir spor değil) doğru iletişim kanallarından tanıtılarak ve belki birkaç sporcu çıkararak her yıl 1 milyon bisikletin satıldığı Türkiye’de bu spor hızla izleyici kazanabilir.

Hiç kimsenin henüz sahiplenmediği bisiklet sporu ilgi gösteren bir markaya mal olabilir.

Hatta bu marka bir takım kurup zamanla yarışlara katılıp Türkiye’yi temsil bile edebilir.

Peki durum böyleyken Türkiye’de neden hiç kimse Tour De France denen; Wimbledon’un Şampiyonlar Ligi’nin muadili efsanevi yarışmaya hiç mi hiç ilgi göstermez? Sadece EurosportTour de France’ı yayınlıyor, muhteşem bir sunucu 20 günden fazla süre boyunca herkese spikerlik nasıl yapılır dersi veriyor ve Hıncal Uluç birkaç kelam ediyor o kadar. Ne bir marka, ne büyük bir TV kanalı bu yarıştan haberdar bile değil. Üstelik sporun efsane ismi Lance Armstrong da bu sene yarışmalara geri dönmüş ve sarı mayo için pedal basarken…

Bir bisiklet markamız ya da sporla ilintili olmak isteyen başka sektörden markalarımız 5 yıllık bir plan çerçevesinde bisiklete el atıp, hem Türkiye’de bu sporu yükseltebilir hem de kendisi bu sporla birlikte yükselebilir. Zira bu topraklarda hem çok cevher var hem de henüz hiç kimse bu değerin farkında değil.

Avrupa Futbolu’nun ağırlık merkezi bu sene yapılan üç transferle kuzeyden güneye kaymış durumda… Bugün dünyanın en iyi dört futbolcusunun dördü de İspanya Ligi’nde oynuyor hatta sadece sadece iki takımda.

Öte yandan Premier Lig’e baktığımızda ciddi olmasa da bir düşüşten söz etmek pekala mümkün.

Manchester United Ronaldo ve Tevez’i kaybettikten sonra uykuda, Chelsea Roman’ın parası bitince Rus Ligi’nden eleman almaya başladı, Arsenal desen ebedi alt yapı, Liverpool’unsa maddi sorunlarından burada da daha önce bahsetmiştik. Bu ortamda Kaka, Messi, Ronaldo, İbrahimovic ve Benzema gibi büyük yıldızların La Liga’da olduğunu düşünürsek durum daha da açık ortada…

Peki bu pazarlama ve takım sahipliği stratejilerini nasıl etkileyecek?

İngiltere’de Arsenal hariç başa oynayan tüm takımlar zengin yatırımcıların elinde ve küresel krizin ardından Araplar hariç herkes muslukları kapamış durumda… Hatta Ronaldo’dan sonra yapılmayan o büyük transferde Malcolm Glazer’ın parmağı olduğunu düşünmek ve büyük patronun sıcak parayı tutmak isteyeceğini hesaplamak çok da zor değil.

Futbolun ağırlık merkezi değişirken ister istemez kulüp yapılanmaları da gözden geçirilecek belki sahiplik modelleri yeniden yapılanacak… Bunun yanında kulüpler; belki de tv yayın haklarını bir havuzdan pazarlamak yerine İspanya’da olduğu gibi tek tek pazarlamaya başlayacaklar.

Avrupa futbolu krizle birlikte değişime giriyor.

Bakalım, İtalya’da para muslukları kesildikten sonra Avrupa’nın 4. ligi durumuna düştüğü gibi kaynak sorunu yaşayan İngilizler de düşüşe geçecekler mi bekleyip göreceğiz…

Neden Zlatan?

In: Futbol

20 Jul 2009

Zlatan vs. RonaldoSporun pazarlama çağını yaşıyoruz. İster Barcelona ol ister Real Madrid herkes bu gerçekle yaşıyor, bu gerçekle transfer yapıyor… Barca’nın Zlatan İbrahimovic transferi bize bu pazarlama gerçeğini yeniden hatırlattı.

Geçen sene tıkır tıkı işleyen bir sistemi olan, takım olmayı egolardan kurtulmayı başarmış Barca’nın sistemine hiç uymayan, kibiriyle Messi’yi de Henry’yi de İniesta’yı da ezecek, üstelik neredeyse 80 milyon euro’ya mal olmuş bir adamın transferinden bahsediyoruz.

Peki Pep, bu transfere neden olur verdi?

Sanırım cevabı bu videoda saklı… Barcelona’nın Kaka ve Ronaldo’ya cevap vermesi gerekiyordu. Verdi.

Şimdi düello başlayabilir…

Galatasaray’ın yeni sezonda kullanacağı formasında en dikkat çekici değişiklik malum Türk Telekom’un forma göğüs reklamı. Önceki sponsor Avea’nın yerini Türk Telekom almış durumda. Buraya kadar bir anormallik yok. Ancak bütün sorun bu göğüs reklamının ne kadar özensiz ve eski bir reklammış gibi duruyor olmasında. Türk Telekom görünürlük artırma ve firma algısını değiştirme konusunda uğraşıyor bundan şüphem yok ama çok uzun zamandır gördüğüm en kötü forma reklamı. 80′li yıllardaki forma reklamlarını hatırlatıyor olması nostaljik olarak elbette ki hoş bir durum olarak düşünülebilir ama bu forma reklamı ile amaçlanan 80 öncesi doğumlu kişilerde nostaljik bir hava yaratmak değildir sanırım. Birilerinin bir an önce bu konuda yeniliğe gitmesi gerekiyor. Yoksa verilen onca para ve harcanan emekler boşa gidecektir. Benden söylemesi!

Antalya Rezaleti

In: Basketbol

17 Jul 2009

2010 Basketbol Dünya şampiyonası için Türkiye hazırlıklarına tüm yavaşlığıyla devam ediyor. 15 yıldır bitmeyen Olimpik salonumuzun yetişeceğine dair devlet garantisi verdik. O yüzden son sürat çalışmalar devam ediliyor. Tam Türk işi yumurta kapıya dayanmadan çalışmıyoruz. Ama buradaki asıl mesele İstanbul değil artık… Dün haber sitelerinde okuduğumuz üzere Antalya, Dünya Şampiyonası şehirler arasından çıkarılmış ve yerini Kayseri almış. Zira Antalya’daki salonun inşaatı 2010′a yetiştirilemeyecekmiş, bu yüzden 5 yıldızlı otelleri, havaalanı ve güzel bir salonu bulunana Kayseri seçilmiş.

Olimpiyat, Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası gibi turnuvalar o ülke için büyük pazarlama fırsatlarıdır ve organizatör ülkeler turnuvalarda maçları pazarlamak istedikleri şehirlere kaydırmayı tercih ederler. Bizim için en önemli iki turizm ili varsa biri İstanbul’dur diğeri de Antalya’dır. Turist milletini Ankara’nın bozkırıyla ya da İzmir’in Kordonuyla kandıramayız. Hele Kayseri’nin pastırmasıyla hiç…

Spor sayesinde elimize geçen çok değerli bir pazarlama fırsatını göz göre göre kaçırıyoruz. Dwayne Wade’in, Lebron James’in Antalya sokaklarında gezmesini sağlamıyoruz ve elimizdeki ehven-i şer seçeneklere yöneliyoruz. Sonra da Olimpiyat istiyoruz…

SportingAge Hakkında

SportingAge; spor pazarlamasıyla ilgili analizlerin, yorumların, yaratıcı önerilerin yer aldığı bir Sports Marketing Platformudur. Spora asla sadece para gözüyle bakmaz ama spordan nasıl para kazanıldığını takip eder...

Photostream

SportingAge Hakkında

SportingAge; spor pazarlamasıyla ilgili analizlerin, yorumların, yaratıcı önerilerin yer aldığı bir Sports Marketing Platformudur. Spora asla sadece para gözüyle bakmaz ama spordan nasıl para kazanıldığını takip eder...